162 ) TARİH, HAYVANLARI DA YAZAR !..


   Osmanlı tahtında III. Murad’ın oturduğu 1582 yılının 29 Mayıs günü, İstanbullular sokaklara dökülür. Kentin fethinin 129. yıl dönümünün ve de Şehzade Mehmed’in sünnetinin kutlandığı şenliklerde, yol kenarında kendine yer bulamayıp, kalabalığın arka kısmına kalanlar, bedenlerini doğru dürüst göremedikleri dört zürafanın geçişini şaşkın bakışlarla izlerler.. Zürafaları dokuz fil ve yirmi iki adet deve takip etmektedir. Hayvanların resmi geçidi bununla da bitmez ; on dokuz pars, yirmi iki at, sekiz ördek, on bir leylek, yirmi beş şahin ve sekiz turna, o gün kendilerini alkışlayan İstanbulluların midesine oturur !.. Evet, yanlış okumadınız, saydığımız bütün bu hayvanlar o gün İstanbullular tarafından yenir !.. Ama bir tek damla bile kan akmaz sokaklarda. Çünkü, gerçek ölçülerinde olan hayvanların hepsi de, saray aşçıları tarafından şekerden yapılmıştır !…
   Böyle bir geçit töreni arslansız olur mu ? Elbette olmaz.. O gün on yedi arslan da, hiç kimseyi korkutmadan, arabaların üstünde poz vermiştir. Oysa, İstanbul tarihindeki en renkli günlerden biri olan bu olaydan yıllar sonra, kentin sokaklarında gezinen bir arslan herkesin yüreğini ağzına getirir !.  Cezayirli Hasan Paşa’nın seferden döndüğü haberini alan İstanbullular için her sokak birer korku tüneline dönmüştür o yıllarda.. Çünkü, sözünü ettiğimiz arslan, ünlü denizci Cezayirli Hasan Paşa ile beraber gezinmektedir !.. Hasan Paşa’nın, küçük yaşta yanına aldığı ve elleriyle beslediği arslan, bütün seferlerinde kendisine can yoldaşı olur. Hasan Paşa, 1777 yılında, Kasımpaşa’da, günümüzde kendi adıyla anılan “Kalyoncu Kışlası”nı yaptırır. Bugün, kışlanın yakınında bir de heykeli vardır Hasan Paşa’nın.. Heykelde, paşanın sadık dostu olan arslan da unutulmamıştır. Ne var ki, kışlanın kapısında bulunan demirli taşı, Hasan Paşa’nın arslanını bağlamak için koydurttuğunu bilen İstanbullu hemen hemen hiç yoktur !..
 
  

   Osmanlı arslanları bir yere bağlamış ama köpekleri bağlamayı akıl edememiştir !..
   1910 yılının 12 Haziran günü, köprüden kalkıp Marmara’ya doğru yol alan teknenin içinde bir adam, denizde gördüğü canlıları kağıtlara çizmektedir. Ne var ki, kara kalemle resimleri yapılan hayvanlar ne yelkovan kuşları, ne martılar ne de yunus balıklarıdır. O gün Fransız karikatürist Georges Goursat, Hayırsız Ada’ya yaklaşırken, tekneye doğru çaresizlik içinde yüzen köpekleri çizmektedir. Goursat, modernleşmenin kurbanı olarak Hayırsız Ada’da ölüme terk edilen zavallı hayvanların ulumalarını çocuk ağlayışına, uzaktan görünüşlerini ise karıncalara benzetir. Fransız karikatürist, tekne kıyıya yaklaştığında, İstanbul sokaklarından toplanan köpeklerin, ölü arkadaşlarını yemek için birbiriyle dalaştıklarına tanık olur. Gördüğü bu korkunç manzara karşısında daha fazla dayanamayan Goursat geri dönerken, tekneye alınma umuduyla denize atlayan, ama adadan fazla uzaklaşamadan dalgalar arasında kaybolan köpekleri yaşamı boyunca bir daha hiç unutamaz. Öyle ki, dönüş yolunda, Hayırsız Ada’ya doğru giden bir mavnanın içindeki tahta kafesleri tıka basa dolduran sokak köpekleriyle göz göze gelmemek için insanlığından utanarak başını önüne eğer…

   

   Halbuki 1874 yılında İstanbul’a gelen İtalyan yazar Edmondo de Amicis, sokak köpeklerinin kentin daha az kalabalık, ama birincisinden daha az garip olmayan ikinci halkını meydana getirdiğini yazar. Amacis’in, halkın sokak köpeklerine davranışını içeren gözlemleri, bu hayvanları Hayırsız Ada’ya ilk kez gönderen Sultan Abdülaziz dönemini içermesi bakımından da ilginçtir : “İstanbul’da, hiç kimse köpekleri dolaşırken veya yatarken rahatsız etmez. Köpekler yolun sahibidir. Bizim şehirlerimizde, atlara ve insanlara köpekler bir kenara çekilip yol verir. Burada, köpekleri ezmemek için insanlar, atlar, develer, eşekler şöyle bir kavis çizerler. İstanbul’un en kalabalık yerlerinde, sokağın ortasında halkalanıp yatan dört veya beş köpek, gün boyunca bütün bir mahalle halkının kıvrıla kıvrıla yürümesine neden olur.
   İstanbul halkı tarihin hiçbir döneminde köpeklere yapılan katliama duyarsız olmamış, tepki göstermiştir. Öyle ki ; yaşanılan doğal felaketler, yangınlar sokak köpeklerine yapılan eziyetin bedeli olarak görülmüştür. Sokak köpeklerinin sevgisini kazandıkları arasında yabancılar da vardır. Bunlardan biri, İstanbul’daki bir caddeye adı verilen Claude Farrere’dir. Üstelik Fransız yazar, kedileri köpeklerden daha çok sevmektedir : “Benim gözümde sevilmeye layık tek köpek cinsi ehli bir ırktır. Bu ırk, Türkiye’nin başıboş sokak köpekleri ırkıdır. Bunlar gerçekten hür köpeklerdir. Ne sahipleri, ne kulübeleri, ne tasmaları ne de ipleri vardır. Açtırlar fakat yaltaklanmazlar. Tabir-i caiz ise en az ‘köpek’ olan, bir bakıma ‘kedi’ olmaya layık köpeklerdir..”

  

Leave a reply:

Your email address will not be published.