151 ) SOYKIRIM DEĞİL, GÖÇ ETTİRME !..

   “Ermeni Sorunu” konusundaki anahtar sözcük, “Soykırım” terimidir. “Soykırım” terimi, Faşist Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudilere uyguladığı katliamın özel adıdır. Uluslararası bir antlaşmayla, uluslararası bir suç olarak tarif ve kabul edilmiştir. Türkiye de bu antlaşmaya imza koymuştur.
   “Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi”, BM Genel Kurulu’nun
9 Aralık 1948 tarihli ve 260 A ( III ) sayılı kararıyla onaylanarak imzaya açılmıştır.
   Türkiye bu sözleşmeyi 23 Mart 1950 tarih, 5630 sayılı kanunla (hiçbir çekince koymaksızın) onaylamıştır. Sözleşmeye göre, bu suçun işlenmesi için “bir insan grubunu imha niyeti” esastır. Ek olarak, bu suçun işlenmesi için nesnel açıdan “bir planın icrası” söz konusu olmalıdır. Kısaca belirtmek gerekirse, asıl sorun, Türklerin ve Kürtlerin Ermenileri katledip katletmedikleri değil, bu katliamın bir “soykırım” niteliği taşıyıp taşımadığıdır.
   Yukarıda bahsettiğimiz BM kararına göre, bir katliamın “soykırım” olarak tanımlanması için şu üç temel koşulun bir arada bulunması gereklidir :
1. Katliamın resmi devlet politikası olarak yapılması,
2. Bu katliamın tek bir yerde değil, tüm ülkede uygulanması,
3. Katliamın bir defa değil, sürekli olarak yapılması.
   Görüldüğü gibi, yabancı dilde “Genocide” terimiyle ifade edilen “soykırım” suçu, özel olarak tanımlanmış bir eylemdir.
   “Soykırım” terimi, bir suç olarak Rafael Lempkin’in 1944 yılında, “Axis Rule in Occupied Europe” adlı kitabında yaptığı bir öneriyle belirlenmiştir.
   İkinci Dünya Savaşı sonrasında Nazi suçlularının yargılandığı uluslararası Nürnberg Mahkemesi’nde ilk kez ceza hukuku kuralı olarak uygulanmıştır.
   Soykırım, insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak kabul edilir..
   “Tehcir”, Arapça “göç” anlamını taşıyan “hicret” sözcüğünden gelir, “göç ettirme” demektir.. Bugünkü Türkçe ile “sürgün” de, bu kavramı karşılayan bir sözcük olabilir..
   “Ermeni Tehciri” ile kastedilen olay, I. Dünya Savaşı sırasında, Osmanlı İmparatorluğu’nun savaş halinde olduğu Çarlık Rusyası ile işbirliği halinde isyana ve savaşa başlayan, Türklere ve Kürtlere karşı katliama girişen Ermenilerin, Doğu Cephesinde savaşan orduyu arkadan vurmalarını önlemek için, güneye, Suriye tarafına sürülmeleri harekatıdır..

 

   Hem Milliyetçilik Akımları’nın hem de Avrupa’nın Osmanlı’yı paylaşma çabalarının etkisiyle Ermeniler, uzun bir süredir isyan ve bağımsızlık hazırlığı içindeyken I. Dünya Savaşı patladı. Taşnak liderliği altında hem örgütlenme hem de silahlanma açısından çok güçlenen Ermeniler, Kasım 1914’de Rusya ile savaş başlayınca, Ruslarla işbirliği halinde eyleme geçtiler. Türkleri ve Kürtleri öldürmeye başladılar. Bu arada Rus ordusu içinde Ermeni alayları da kurulmuştu. Ermeniler, Osmanlı topraklarında yürüttükleri çete harbine ek olarak, Rus üniforması altında, Osmanlı’ya karşı resmen savaşmaya da başlamışlardı..
  

   Hırslı ama yeteneksiz Başkomutan Enver Paşa, seksen bine yakın askeri Allahuekber Dağları’nda gömdükten ve cephe çöktükten sonra Bitlis, Halep, Dörtyol ve Kayseri’de Ermeni ayaklanmaları başlamıştı. Van, Bitlis ve Diyarbakır gibi yerlerdeki Ermeni nüfusu da Osmanlı ordusunu arkadan vuracak bir örgütlenme ve ayaklanma içindeydi.
   Sadece Ruslar değil, İngilizler ve Fransızlar da Ermeni nüfusun örgütlenmesini ve ayaklanmasını destekliyordu. Nedense yabancı kaynaklar bunlardan fazla bahsetmiyorlar !..
   Ruslarla savaşta olan Osmanlı, artık cephe gerisindeki Ermeni isyanıyla da boğuşmak zorundaydı. Bu ortamda her iki taraf da, karşılıklı bir katliama girişmişlerdir..
   Ermeniler 1915 Nisan ayında Van’ı ele geçirdikleri zaman binlerce Türk ve Kürt’ü öldürürler. Sonra Rus birlikleri kente girer ve katliam devam eder. Ermeni isyanı iyice yaygınlaşmış, Bayburt, Erzurum ve Diyarbakır’ı da etkisi altına almıştır..
   İşte Ermenilerin her yıl andıkları 24 Nisan 1915 tarihindeki tehcir kararı, bu ortam içinde alınır..
   16-55 yaş arasındaki Ermeni nüfusun Suriye’ye sürülmesi başlar..
   Her ne kadar hükumet bildirilerinde, sürülen Ermeni nüfusun can ve mal güvenliğinin sağlanması için pek çok ayrıntılı emir ve kural yayınlanmışsa da, sürgün maalesef bir katliama dönüşür..
   Zaten savaş koşulları içindeki yoksul ülkede kimi zaman ekmek ve su bulmak bile bir sorun olmaktadır. Dönemin koşulları sürgünün tam bir denetim ve eşgüdüm içinde olmasına izin vermediği gibi ; doğa koşulları, hastalık gibi unsurlar da bu katliamın sonuçlarını daha da vahim hale getirir. Türk ve Kürt çeteler, asker kaçakları da bu katliama katılır. Binlerce Ermeni yaşamını yitirir..
   Osmanlılar, I. Dünya Savaşı’nda yenildikten sonra, tehcirden sorumlu bin dört yüze yakın memur, İngilizlerin ve Fransızların baskısıyla kurulan Divan-ı Harp’te yargılanmış,  pek çok kişi hapis cezası almış, kırk kişi de idam edilmiştir.. Yani hesaplaşma hemen başlamış, suçlu bulunanlar hemen cezalandırılmıştır.
   Müttefikler bununla yetinmez, sorumlu tuttukları pek çok üst düzey asker, sivil yönetici, gazeteci ve aydını Malta’ya sürerler. İstanbul işgal altındadır, her şey ellerindedir. İngiliz Yüksek Komiserliği suç delillerini ve iddianameyi, delil olarak Londra’ya gönderir. Bu suç delilleri ; İstanbul’daki Ermeni Patrikhanesi raporları ve İttihatçılara karşı olan “besleme” gazetelerdeki haber ve yazılardır. Bunların tarafsız ve dürüst bir mahkemede kanıt olarak değerlendirilmesi olanaksızdır. Çünkü İngiliz İmparatorluğu hukukla siyaseti karıştırmayacak ciddi bir devlettir.. Bunun üzerine İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon, A.B.D’ deki İngiliz büyükelçisine mektup göndererek “Ermenilere yapılan zulmü ispatlayacak belge” ister ; herhalde bu belgeler A.B.D devlet arşivinde vardır.. Elçiden cevap gelir : “Üzülerek arz edeyim ki, bu belgelerin içinde yargılanmak üzere, tutuklu bulunan Türklere karşı delil olarak kullanılabilecek hiçbir şey yoktur..”  Böylece Malta sürgünleri haklarında somut delil bulunamadığından serbest bırakılırlar..
   Hukuk profesörü Şeref Ünal diyor ki : “Devletimiz, Osmanlı İmparatorluğu’ndan kalma bir alışkanlıkla fütursuzca sürdürülen bu tür düşmanca itham ve müdahalelere karşı etkin bir tez ve mücadele yöntemi geliştirememiş ve ümitsizce kendini savunmaya çalışmıştır. Bu tutumun bir sonucu olarak Ermeni olayları usuller arası siyasetin kirli çıkar platformuna çekilmiş ve asılsız soykırım iddiası dünya kamuoyunda aksinin kanıtlanması mümkün olmayan ve buna kalkışanların cezalandırıldığı bir dogma haline getirilmiştir.”…    

 
 

Leave a reply:

Your email address will not be published.