149 ) TERÖR NEDİR ? TERÖRİST KİM ? !…

   

   Aztek inanışına göre ilk güneşi sel götürür ve dünyadaki her şey balığa dönüşür.. İkinci güneşi kaplanlar yer, üçüncüsünü ateşten yağmur yok eder. Dördüncü güneşi ise fırtına siler ve o esnada insanlar maymuna dönüşüp dağlara kaçarlar !.. Tanrılar bunun üzerine, günü aydınlatma görevini kimin yerine getireceğine karar vermek için bir toplantı yaparlar. Denizkabukları Tanrısı gönüllü olarak ortaya atlar ama başka birinin daha göreve talip olmasını isterler. Kimseden ses çıkmayınca da, en çirkinleri olan kambur, irinli ve frengili Tanrı’nın aday olmasına karar verirler. Yakılan ateşe hiç düşünmeden kendini atar çirkin Tanrı.. Denizkabukları Tanrısı ise tereddüt eder, ateşin yanında duraksar.. Bu yüzden Tanrılar onu ateşe atmaya karar verirler.
   Frengili Tanrı güneşe dönüşür ve kana, güce gereksinimi olduğu için adaklar sunulur ona.. Denizkabukları Tanrısı’nın yüzüne bir tavşanla vurula vurula parlaklığı söndürülür. Aztekler, Ay’ın üstündeki lekelerin, dayaktan kalma izler olduğuna inanırlar !…

Navajolar
 
   Ay’a insan göndermek üzere kolları sıvayan NASA,1966’da planlanan çalışmalar doğrultusunda astronotları,
 Navajo Kızılderililerine ayrılan rezervasyon topraklarında eğitmeye başlar.Bu yerin seçilmesinin nedeni, o bölgenin yüzey şekillerinin Ay’la çok benzemesidir. Yani kısacası, Kızılderililere öyle bir yer verilmiştir ki, orada da tıpkı Ay’da olduğu gibi hayat yoktur !..
   Uzay giysileri giymiş astronotlara Ay’a indiklerinde neler yapacakları anlatılırken, yaşlı bir Kızılderili de yanında bir çocukla birlikte her gün onları izlemektedir. Birkaç gün sonra çocuk yanlarına gelir ve : “Beni babam gönderdi. O, Beyaz Adamın dilini bilmiyor. Babam, bu garip aletler ve giysilerle burada ne yaptığınızı soruyor..” der..
   Bir NASA yetkilisi, Ay’a gitmek üzere olduklarını, bunun için astronotları eğittiklerini anlatır. Çocuk bunları babasına aktarınca, yaşlı Kızılderili hemen yanlarına gelir ve Navajo dilinde, nefes nefese bir şeyler söyler. Çocuk, Beyaz Adam’ın Ay’a gideceğini duyunca babasının çok heyecanlandığını ve Ay’a bir mesajı olduğunu, bu mesajı da yanlarında götürüp götüremeyeceğini sorduğunu anlatır..
   Günlerdir güneş altında ciddi bir şekilde çalışmaktan sıkılan biliminsanları bir teyp uzatırlar ve : “Babana söyle, mesajını bu teybe söylesin. Söz, giderken yanımızda götüreceğiz” derler..
   Kızılderili, oğlunun Beyaz Adam’ın sözlerini ona tercüme etmesinden sonra teybe bir şeyler söyler sonra da kızgın adımlarla uzaklaşır oradan ; çocuk da babasının peşinden…
   NASA ekibindeki herkesin ortak merakı şudur : Teypteki sözler ne anlama gelmektedir ?.. Bir Kızılderili’nin Ay’a gönderdiği mesaj ne olabilir ki ?..
   Ertesi gün Kızılderili çocuk da, babası da çalışma alanına gelmez !. Teypteki mesajı merak eden astronot adayları yakınlardaki Navajo köyüne giderler ve İngilizce bilen bir başka Kızılderili’den mesajın anlamını öğrenirler : “Bu adamlara dikkat edin !  Topraklarınızı almaya geliyorlar !..”
  

   Amerika ; topraklarını ellerinden aldığı, dillerini ve dinlerini değiştirmeye zorladığı, okullarda Kızılderili dilini yasakladığı halde yine de gün gelmiş onlara muhtaç kalmıştı !..
   İkinci Dünya Savaşı sırasında A.B.D., Pearl Harbor baskınından sonra, Almanya ve İtalya’nın da yenilmeye başlamasıyla köşeye sıkışan Japonya’ya bir türlü etkili hava saldırıları yapamamaktadır. Çünkü Japonlar telsiz konuşmalarındaki tüm şifreleri çözmektedirler.
   Amerika bunun üzerine bir yol bulur : Anlaşılması son derece güç bir dil konuşan Navajoları askere alıp, telsizlerin başına oturtmak !.. Toplama kamplarından apar topar getirilen dört yüz Kızılderili’ye, üstlerinde “Navajo Şifre Konuşucuları” yazan bereler giydirilir.
   1492 yılından beri sayısız katliam yapan Beyaz Adam, tarihte ilk kez, Japonların eline esir düşmemeleri için, Kızılderilileri koruma görevini üstlenir !..
   Toplu gömülen 150 Sioux

   Beyaz Adam’ın Amerika’da yayılmaya başladığı ilk yıllarda, bir Kızılderili, avladığı hayvanların kürklerini getirdiği pazar yerinde öldürülür. Kızılderililer, kürkleri çalınan yerlinin öldürülmesine bir anlam veremezler. Beyaz Adam bunu neden yapmıştır ki ?.. O zaten, kürkleri Beyaz Adam’a vermek için gelmiştir pazar yerine !
   Pazar yeri Kızılderililer tarafından lanetlenir ve oraya “Büyük Sarhoşun Yeri” adı verilir. Kızılderili dilinde o yerin adı, 11 Eylül günü yıkılan Dünya Ticaret Merkezi’nin bulunduğu “Manhattan” dır !…

   Yaşlı Kızılderili çadırının önünde oturmuş, birbiriyle dalaşan iki köpeğini izlemektedir. Yanına gelen küçük torununa, “bak oğlum” der, “şu köpeklerin beyaz olanının adı İyilik, siyah olanının ise Kötülük’tür”. Çocuk, köpeklerden hangisinin kazanacağını sorunca da, şöyle yanıtlar : “Ben hangisini beslersem o kazanır !..”
 
   Barış, insanlığa yakışan tek elbisedir. Düğmeleri çoktur ; demokrasi, insan hakları, eşitlik, kardeşlik.. Bu yüzden bir gecelik gibi kolayca sıyrılamaz insan bedeninden !..
   Bir ara barış ve demokrasi havarisi kesilen ve bu elbiseyi giyen Amerika, 11 Eylül saldırısından sonra çıkarır bu barış kostümünü ; hem de düğmelerini kopartarak !..
   Kore, Vietnam ve Körfez savaşlarında desteği alınamayan Amerikan halkı, 1941’de Pearl Harbor’un bombalanmasından sonra ikinci kez savaş politikasına “evet” demektedir… Ne de olsa A.B.D’nin Afganistan’ daki memuru olan Usame bin Ladin sayesinde Asya kökenli ve Müslüman olan herkese “terörist” gözüyle bakılması sağlanmış, Amerika’nın taşeronları olan şeriatçı örgütler de buna çanak tutmuşlardır.
   Bush’un sözcük olarak Türkçe karşılığı “çalı”dır. Ladin de “çalı” demektir !.. 2000’li yılların başlarında insanlık çalı çırpı arasında kalmıştır anlayacağınız !.. Ve biz, çalılıkların arasında çömelip ne yapılacağını çok iyi bilen bir milletiz !..
   “Komünizm” tehdit değil artık ; tek başına “terörizm” de değil !. Yeni tehdit, Globalizm sonrası dünyanın arka bahçesinde birilerinin ; derin dışlanmışlık duygusu ve eşitsizlik kaygısıyla çıkartacağı kanlı isyan dalgasıdır..    Çok sevdiğim Can Dündar, 2001 yılında yapmış bu tespiti, ne kadar isabetli değil mi ?..
   1980’lerde Ruslar, komünist Afgan hükumetini devirmeye kalkanlara “terörist” diyordu ; onların terörist saydıklarının Batı medyasındaki adı ise “Afgan Mücahidi” idi…
   İsrail’li Şaron, “Şatile Katliamcısı” iken, Başbakan olmadı mı ?.. Güney Afrika’da “terörist” Mandela, devlet başkanı olmadı mı ?.. Nikaragua’da Sandinist gerillalar, diktatör Somoza’yı devirip bir gecede “bürokrat” olmadılar mı ?
   Kısacası tablo şudur : Yakalanan terörist idam sanığı olur, başaran terörist ise devlet başkanı !…  İşte bu çifte standart yüzünden bugün, evrensel geçerliliği olan bir terör tanımına ulaşamıyoruz.
   Bir milyon kişinin açlıktan ölme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu, otuz yıldır savaşan ve orta çağ zulmüyle yönetilen bir ülke toprağından gözü kara fedailer yetişiyorsa ; kaybedecek hiçbir şeyi olmayanlar, cennet vaadi uğruna yaşamlarını feda ediyorsa ; bunun nedeni, sadece şiddet üreten bir yoksulluk ve cehalet iklimidir.. Düne kadar sadece kendi insanını yeyip bitiren bu iklim şimdi yeryüzünün her yerinde hissediliyor. Niye ? Globalizm gezegenimizi bir insan vücuduna çevirdi de ondan. Sancıyan bir organ bütün bünyeyi hasta ediyor. Dünyanın üçte ikisi açlık ve cehaletten kıvranırken refah içinde yaşamak kolay değil artık.. Onun ürettiği zulmü, tankla, topla, uçakla yok etmek de mümkün değil.
   Yoksulluğu ve cehaleti yenemezsek, üzerine yüz bin atlı da sürsek, bin uçak da göndersek boş.. Bin yıllık bu “feda kültürü” her gün yeni fedailer yetiştirir.
   Bin Ladin gider, bin Ladin gelir !…

  

Leave a reply:

Your email address will not be published.