148 ) NAZIM HİKMET ; “TAŞ UÇAK” TAN UZAY YOLCULUĞUNA !..

   Portekizli şair Daniel Filipe, 1962 yılında bir şiirine şöyle bir başlangıç yapar :
“Şu 1962 yılında
 taş uçaktaki Nazım Hikmet gibi değilim
 kentimdeyim
 nereye istersem gidebilirim..”
   Taş uçaktaki Nazım Hikmet !.. Yoksa şair, Nazım’ın uzun yıllar hapis yattığını bildiği için “taş ocağı” mı demek istemiş ?.. Bir çeviri hatasıyla mı karşı karşıyayız ?..
   “Taş Uçak”, daha doğrusu “Taş Tayyare” edebiyatımızda kaybolan bir romanın adıdır. Yaklaşık 300 sayfa olan bu roman, 1946 tutuklaması sırasında, koruması için Tevfik Kent’e verilmiş, ne yazık ki, emanet edildiği bu kişinin korkması sonucunda yakılıp kül edilmiştir.Romanın yazarı Nail V. Çakırhan’dır..

   Yazar, 1940 yılında, Servet-i Fünun dergisinde yayımlanan bir yazısında şöyle anlatır taş tayyareyi : “Taş tayyaremizin payımıza düşen odasının, tek penceresinden seyrettiğimiz şehir, bilhassa geceleri o kadar çekici, harikuladeydi ki, ne diyeyim bilmem. Duyulur, fakat anlatılmaz bir histi bu..”
   Taş Tayyare ya da Taş Uçak, Bursa Hapishanesi’nden başka bir yer değildir !.. Hapishanenin “T” harfi şeklinde olmasından dolayı mahkumlar bu adı takmışlardır ona. Bursa Hapishanesi denildiğinde de, akıllara ilk önce Nazım Hikmet gelir şüphesiz..
   Nail V. Çakırhan, 1930 yılında, “1+1= 1” adlı şiir kitabını yayımlar. Bu kitap, Nazım Hikmet’in de bir şiir kitabının adıdır aynı zamanda. Çünkü iki yazar ortak bir kitap çıkarmışlardır. İki şairin birlikteliği, yalnızca bir şiir kitabının sayfalarını paylaşmakla sınırlı değildir. Nail V. Çakırhan şöyle anlatır : “Cağaloğlu Yokuşu’ndaki polis teşkilatında bir ay boyunca işkence gördüm. Sonra da otuz arkadaşla birlikte cezaevine düştük. Bursa Cezaevi’nde Nazım’la aynı koğuştaydık. İki buçuk yıl kaldık. O, bol bol şiir yazıp durdu..”
   Çakırhan, 1934 yılında serbest bırakılana kadar Nazım’la aynı koğuşta kalmadan önce de, ünlü şairin babasının evinde birlikte yaşamışlardır. Öyle ki, bir yıl Muğla’da kalan arkadaşının İstanbul’a geri dönüşü üzerine Nazım, “Hoş Geldin” şiiriyle selamlamıştır onu :
“Hoş geldin
 kesilmiş bir kol gibi
 omuz başımızdaydı boşluğun..”
   Çakırhan’ın başı ilk kez, lise yıllarında arkadaşlarıyla çıkardığı “Halka Doğru” dergisinde yayımlanan “Alev Yağmuru” adlı şiirinden dolayı derde girer. Şair, Konya Emniyetinde gözaltındayken, Ankara’dan bir telefon gelir : “Bırakın çocuğu ! Ayıptır..”  Mustafa Kemal Atatürk’tür telefonun ucundaki ses !.. Şair, şöyle anımsar o günleri : “Ben bu şiirde Atatürk’ü değil, Muğla’daki ağaları benzetmiştim derebeylerine. Atatürk, biz gençler için müthiş bir deha, taptığımız bir insandı. O’na hakaret etmeyi düşünmem bile mümkün değildi. İşgüzarın biri şiiri ters yorumlamış ve nezarete attırmıştı beni.”
   Nazım da arkadaşlarıyla aynı düşüncededir : “Komünist olmam, Mustafa Kemal Paşa’ya saygı duymama, Anayasa’daki altı ilkeye sahip çıkmama engel değildir ve yayınlamış olduklarım da bunun delilidir..”
   Ay’a gidilmesinden yıllar sonra bile Suudi Arabistan’da, yolculuğun gerçek olmadığı, böyle bir yolculuğun yapılamayacağı üniversitelerde okutulurken, Nazım Hikmet “daha da ötelere” gidileceğinin şiirini yazar, 1959 yılında :
“Ay’a gidilecek
 daha da ötelere,
 teleskopların bile görmediği yere.
 Ama bizim dünyada ne zaman kimse aç
 kalmayacak
 korkmayacak kimse kimseden,
 emretmeyecek kimse kimseye,
 yermeyecek kimse kimseyi,
 umudunu çalmayacak kimse kimsenin ?
 İşte ben komünistim bu soruya karşılık
 verdiğim için..”
   Nazım Hikmet bu dizeleri 13 Eylül 1959’da, Sovyetler Birliği’nin “Lunik 2” adlı uzay gemisini fırlatmasından birkaç gün önce, 26 Ağustos’ta yazar. Lunik 2, biraz sert olsa da, Ay yüzeyine inmeyi başaran ilk araçtır. Nazım’ın şiire “Ay’a gidilecek” dizesiyle başlaması, uzay yolculukları konusunda gündemi ne denli yakın takip ettiğini gösterir. Şair, bu başarıdan bir yıl önce, 1958 yılının 4 Ocak günü fırlatılan “Lunik 1” in yerçekiminin etkisinden kurtulmayı başaran ilk roket olduğunu ve Ay’ın 7.500 kilometre yakınından geçerek güneş sistemindeki yörüngesine oturduğunu da çok iyi bilmektedir. Ve Nazım, 1959’un Aralık ayında, “daha da ötelere” gidileceğinin inancıyla şu dizeleri yazar :
“Merih’e giden kosmos gemisinde turistler
 Yeryüzüyce yazılmış şiirler okuyacak..
 Her sözü beste beste, renk renk, kat kat açarak
 en sırlı çekirdeğe ulaşabilecekler..”
   Nazım, yıldızlardan birinde yaşadığına inandığı uzaylılarla ilk karşılaşacak olanların Sovyet kozmonotlar olacağına emindir. Bu yüzden “Kosmosun Kardeşliği Adına” adlı şiirinde, Rusça’da yoldaş anlamına gelen “Tovariş” sözcüğüne yer verir :
“Ve yıldızlardan birinde
 hangisinde bilmiyorum
 yıldızlardan birinde konuşacak elçimiz
 hangi dilde bilmiyorum
 yıldızlardan birinde konuşacak elçimiz onunla
 Tovariş diyecek
 söze bu sözle başlayacak biliyorum..”
   Nazım Hikmet, bu şiirini 13 Nisan 1961 tarihinde Paris’te yazmıştır. Yani, uzaya gönderilen ilk insan olan Yuri Gagarin’in, dünyayı aracının penceresinden seyretmesinden bir gün sonra !.. Şairin “biliyorum” diye kendisinden son derece emin bir ifade kullanmasının nedeni, “Vostok 1” adlı uzay aracının yaptığı başarılı yolculuktur.
 

   “Kosmosun Kardeşliği Adına” şiiri edebiyatımızda bir uzaylıya seslenen ilk dizelerdir. Belki, bu özelliğiyle dünya şiirinde de ilk örnekler arasındadır. Ne gariptir ki, Radi Fiş, “Nazım’ın Çilesi” adlı kitabında şöyle tanımlar şairi : “Uzun boylu, güçlü kuvvetli, yakışıklı, etrafa neredeyse fiziki bir şekilde hissedilen ruhi enerji saçan bir insandı. İcap etmiş olsa, başka dünyalarda yaşayan kimselere dünyamızın insanını en olumlu şekilde temsil etmek için Nazım’dan daha iyi elçi bulunamazdı. Onunla ilişki kurmak bahtiyarlığına eren, enerji sahasına yaklaşabilen herkes, ondan harikulade bir kuvvet ve enerji alarak ayrılıyordu. Tasavvur olunan her şey mümkün görünmeye başlıyordu ve onun mensup olduğu cinse mensup olmakla iftihar etmeye başlıyordu insan. Bu cinsin, bu ırkın adı ise İNSANLIK idi..”

 

Leave a reply:

Your email address will not be published.