Vincent Van Gogh intihar mı etti, öldürüldü mü?

Daha çok Van Gogh olarak anılsa da, o, eserlerinde “Vincent” ön adını kullanırdı. Dostlarının da kendisine bu şekilde seslenmesini isterdi. Bir türlü aşamadığı çocukluk trajedisini sürekli olarak hatırlamak için mi? Bu trajedinin verdiği acıyı en yoğun biçimde yaşamak için mi?

Van Gogh’un doğumundan bir yıl önce, annesi ölü bir doğum yapmış ve eğer yaşasaydı ona verecekleri adı, bir yıl sonra doğan Van Gogh’a vermişlerdi:
Vincent!

Psikolojik travma

Ölü doğan bir kardeşin yalnızca adını değil, oluşmamış
kimliğini, yaşanmamış hayatını, aileye verdiği acıyı ve umutsuzluğu da üstlenmişçesine, bu olayı bir psikolojik travma olarak yaşadı.

Öyle ki, ölü doğan kardeşinin adıyla birlikte sorumluluğunu da üstlenmiş gibiydi ve yaşamını bir suçluluk duygusuyla geçirdi.

Neredeyse tüm yaşamı bir aile sıcaklığını özlemekle geçmiştir. Yukarıda bahsettiğimiz sorumluluk ve suçluluk duygusuyla yoğun bir yalnızlık yaşamış, bu yalnızlık içerisinde doğayı kendine bir sığınak olarak seçmiştir.

Protestan bir ülkede, Katoliklerin yoğunlukta olduğu bir bölgede, Protestan bir rahibin oğlu olmak da zordur. Vincent’ın yalnızlığında, babasının cemaatinin azlığı da etken olmuştur. Ayrıca çocukluğu, ölü doğan ve ismini taşıdığı kardeşinin gömülü olduğu kilisenin çevresinde geçmiştir.

Giderek yalnızlaşıyor

Bu durum, suçluluk duygusunu derinleştirmiştir ve onu birbaşınalığa itmiştir. İşte bu yüzden doğa, onun için bir sığınak haline gelmiştir. İlk yıllarda babasının etkisiyle din hakkında daha katı düşünürken, hatta bir dönem din adamı olmayı kendine hedef seçmişken giderek dini ve İncil’i algılayışı farklılaşmış, dine ve Tanrı’ya bağlılığı azalmamakla birlikte, günlük yaşamda din adına gerçekleştirilen birçok uygulamanın, dinin tam da karşıtı olduğunu ifade etmiştir.

İlk depresyon

1880’de, 27 yaşında, Brüksel’e giderek Güzel Sanatlar Akademisi’ne kaydolur. Okuldaki saçma bürokratik kurallara karşı çıkıp öğretmenlerle tartışınca, bu duruma daha fazla katlanamayacağını anlayarak bir yıl sonra okulu terk etti. Bu arada ilk depresyonunu da geçirmiştir.

Babasının 1885’de ölmesiyle kardeşi Theo’nun yaşadığı Paris’e taşınır. Sanat çevrelerini iyi tanıyan kardeşi, o dünyanın anahtarı olacaktır artık Van Gogh için.

İki yıllık, onu yoran bir bohem hayatından sonra; hayran olduğu, saygı duyduğu ressam Monticelli’nin son zamanlarını geçirdiği Marsilya’ya yerleşmeyi düşünmüşse de oraya yerleşememiş ve 1888’de Arles’e yerleşmiştir.

Gaugin ile kavga ediyor

Aynı yılın ekim ayında yanına gelen ressam Gaugin’le bir süre sonra aralarında geçimsizlik çıkmış; özellikle resim anlayışları konusundaki tartışmaları giderek alevlenmişti. Bu tartışmalardan birinde Vincent usturayla Gaugin’in üzerine yürümüş, yumruk yumruğa kavga etmişler ve Gaugin evi terk etmişti. Ateşi yükselerek “aşırı coşku”ya kapılan Vincent kulağını kesmiş, kestiği parçayı genelevde bir kadına vererek Gaugin’e yollamıştı!

Bu dönemde çalışmaktan başka bir şey düşünmemiş, ama kendini aşırı yorması sonucu fiziksel ve ruhsal açıdan bitkin düşmüştür. Aslında yaratıcı gücünün doruğundadır. Ancak çılgınlık krizleri geçirir zaman zaman ve yeterli beslenemediği için beden sağlığı da bozulur; gıdasızlıktan dişleri dökülür.

Arles halkı “Kızıl Saçlı Deli” olarak adlandırdığı Vincent’ın bir akıl hastanesine yatırılmasını istemektedir. Kulağı sargılı portresini bu dönemde yapar.

1890 temmuzunda bir akşam kendini tabancayla göğsünden vurur ve iki gün sonra; 29 temmuz gecesi, kardeşi Theo’nun kollarında ölür. Öldüğünde 37 yaşındadır: 1853–1890

Göz hastalığı: Glokom 

Göz doktoru Frederick Marie, Van Gogh tabloları hakkında, 1971 yılında, “Journal of the American Medical Association” dergisinde bir yazı yayımlar. Van Gogh’un mektuplarından yola çıkarak, ressamın glakom denilen göz hastalığına yakalandığını ortaya atar. Ressamın son dönem tablolarındaki lambaların ve yıldızların etrafındaki ışık çemberlerinin çapı giderek büyümektedir. Marie’nin çıkış noktası da bu olur.
Der ki,

“Van Gogh’un geç devir eserlerindeki lambaların etrafında görülen ışıktan değirmiler, gittikçe kötüleşen göz hastalığının açık belirtileridir. Işığın çevresindeki bu bulanıklık, sanatçıya ait özel bir ifade tarzı olmayıp, ışığın geldiği kaynakları görme yeteneğinin yavaş yavaş azalması sonucudur.

Doktor Marie’ye göre, Van Gogh’un, sanıldığı gibi kendisini intihara götürecek ölçüde bir ruhsal sıkıntısı yoktur. Ressamı bunalıma iten kronik glokom hastalığıdır.

Marie, keşfini kanıtlamak için “Patates Yiyenler” ve “Gece Kahvesi” tablolarını karşılaştırır. Aralarında üç yılın olduğu bu tabloların ilkinde, bulanık ışığın hiçbir belirtisi yokken, “Gece Kahvesi”nde tavan ışık lekeleri içindedir.

Üstelik Van Gogh, “Gece Kahvesi”ni yaptığı 1888 yılında, arkadaşı Gaugin’e yazdığı bir mektupta, sıkıntısını açıkça dile getirmektedir:

“Zaman zaman gözlerime garip bir yorgunluk çöküyor. Şu anda sana bu mektubu yazarken yine aynı yorgunluğu hissettim. Biraz istirahat etmem lazım galiba.”

Göz doktoru Marie, Van Gogh’un kendi portresini yaptığı tabloların üstünde de çalışır. Herkes bu tablolarda ressamın kesik kulağına bakarken, o, gözlerinde yoğunlaşır ve bir gözbebeğinin ötekine göre daha büyük olduğunu saptar. Bu durum, glokom hastalığının en tipik belirtisidir.

Gelgelelim, Dr. Marie’den yıllar önce, Van Gogh’un gözlerinden rahatsız olduğu tanısı bir şairimiz tarafından konulmuştur! Bedri Rahmi Eyüboğlu, “Van Gogh” adlı şiirinde, gördüğü bir rüyayı anlatır. Bu rüya ile göz doktorunun tanısı arasında şaşılacak bir benzerlik vardır:

“Dün gece Van Gogh’u gördüm rüyamda
Ağlıyordu
Gözünün üstünde bir pamuk
pamuktan kan sızıyordu
Dün gece Van Gogh’u gördüm rüyamda
Ağlıyordu
Bir kulağını kesip
arkadaşına götürmüştü
ama kulağı değil
gözleri kanıyordu
Dün gece Van Gogh’u gördüm rüyamda
Ağlıyordu”

Ne denebilir ki? Tanı ortada!
Bedri Rahmi Eyüboğlu, Dr. Frederick Marie’den önce dizeleri ile yapmış muayeneyi.

864 Tablo ve binden fazla çizim geriye bırakmıştır. 

Leave a reply:

Your email address will not be published.