144 ) BİR GARİP ORHAN VELİ !..

   

   Beykoz’da, İshakağa bayırında, Keresteci Hacı Ahmet Bey’in 9 numaralı evinde, Muzika-i Hümayun’da görevli Veli Bey’le evli olan, Hacı Ahmet Bey’in kızı Nigar Hanım, 13 Nisan 1914 Pazartesi günü sabahı, saat yedi sularında Orhan Veli’yi dünyaya getirir..
   İlk öğrenimine Akaretler’deki bir okulda başlamış, Ortaköy’deki Galatasaray’da da okuduktan sonra, 1925 yılında, babasının iki yıl önce Cumhurbaşkanlığı Armoni Mızıkası Şefi olmasından dolayı, Ankara’daki Gazi İlkokulu’nun son sınıfına transfer olur..Orta öğretimini de Ankara Lisesi’nde yapar..
   Yazları ise yine Beykoz’da dedesinin evindedir. Böylece 1926 yazında Beykoz’da ilk aşkını da tatmış olur !.
Sevgililer sultanı ( ! ), Fetanet adında 10 yaşlarında bir komşu kızdır.. Ne var ki bu sultanlık birkaç hafta ya sürer ya sürmez. Onun yerini, Orhan’ın Pembeliler adını verdiği, Beykozlu üç kız kardeşin küçüğü, Firdevs alır. Bu sevda da Orhan’ın Ankara’ya dönmesiyle son bulur..
   Orhan Veli 1919 yılında, beş yaşındayken, ölümlerden geri dönmüştür. O gün mutfakta köfte kızartılıyordur. Orhan bir çatalla tavadaki köftelerden birini yürütmek isteyince, çatal kayar ve kızgın yağ üstüne dökülür. Bu, onun uzun süre yatakta kalmasına yol açar. 1927 yazında ise ölüm perisi 9 numaralı evde yine gezintidedir !.. Bu kez seçilen hedef, evin yardımcısı, yirmi yaşlarındaki Fatma’dır. Dipten doldurulan, ateşlenince çok az gürültü çıkaran bir Flobert karabinası ile kızı korkutmak isterken tüfek ateş alır ve Fatma ağır yaralanır..
   Bir de 1939 yılında Ankara’da geçirdiği bir otomobil kazası vardır. Otomobilde beş arkadaştırlar. Arabayı Melih Cevdet Anday kullanmaktadır. Barajdan dönerken bir virajı alamayınca, araba epey büyük bir bayırdan aşağı yuvarlanır. Ankara Numune Hastanesinde yirmi gün komada kalır Orhan Veli..
 

   Hacı Ahmet Bey, 1933 yılında Ahmet Midhat Efendi Caddesi’ndeki 15 numaralı yalıyı alır. Beykoz’da, Yalıköy’de bulunan yalı üç katlıdır. Altında iki dükkan, üst katlara bunların arasından çıkılır. Her katta dört oda. İkisi denize, ikisi de caddeye bakar.. Orhan Veli ilk şiir denemelerini burada yazmaya başlar.. Bu arada eline geçen kitapları soluksuz okumaktadır. Ahmet Refik’in tarih kitapları bunların arasında başı çekmektedir.
   Bu yıllar Orhan’ın tiyatro kitaplarını da ikişer üçer okuduğu yıllardır. 1929-1930 yılları..Onun tiyatroya merakı daha küçük yaşlarda başlamıştır. İshakağa bayırındaki evin bahçesinde bir yaz sahne kurmuşlar, Beykozlulara oyunlar sergilemişlerdir. Bunlar arasında Orhan’ın kendi yazdığı, kendi sahneye koyduğu “Doktor İhsan” adındaki iki perdelik bir vodvil de yer alır. Oyundaki giysileri Servet Gömeç Bey’in babası Yalıköy Camii Müezzini Mustafa Efendi karşılar. Oyunlarda kardeşi Adnan Veli de rol alır. Sonradan İzzet Kaptan diye anılacak olan İzzet ve İsmail’in rolleri de önemlidir. İsmail bir oyunda büyükbaba olur. Aynı oyunda Orhan da Minakyan gibi büyük dramlar kesmiştir. Seyircilerde bir gözyaşı ki, Boğaz’ın suları kaç para ? !.. Ama oraya Çingene keyfi etmeye gelmiş densiz biri, silme bir yoğurt tepsisini tuttuğu gibi Orhan’a fırlatır. Tepsi delinmiş, çember gibi boynuna geçmiş, yoğurtlar onu baştan aşağı beyaza boyamıştır.. Halk, daha biraz önce ağlarken, şimdi gülmekten kırılıyordur !. Tiyatronun perdeciliği Ahmet Midhat Efendi’nin torunu Aydın’dadır. Adnan Veli küçük Aydın’a bir işaret çakar. Aydın perdeyi indirir. Adnan Veli de bir tiyatro müdürü edasıyla perdenin önüne çıkarak dram oyunlarında seyircinin gülmesi değil, ağlaması gerektiği üzerine bir nutuk çeker…
   Orhan bu yıllarda Beykoz’da yeni bir arkadaş edinir. Halim Güzelson..
   
   Halim’in ailesi o vakitler Alibey Sokak’ta, Mustafabey Köşkü’nde oturmaktadırlar. Babası, İzmirli  Ali Şefik Bey, 36 lira 51 kuruşluk emekli aylığının 10 lirasını köşk sahibine kira olarak ödüyordur. Yergök, Nice, Toulon şehbendirliklerinde (konsolos) bulunmuştur. Burada gösterdiği başarı üzerine New York başşehbendirliğine atanmıştır. Ama bu arada onu Jön Türklük akımının içinde de görürüz. Bir ara Mizancı Murat’la Paris’te bulunmuş, “Hareket” adında bir yergi yazmıştır ki, elden ele dolaşan bu kitapçık o çağın bütün genç aydınlarını etkiler. Yahya Kemal’in “şiddetli bir akım” la ilk karşılaşması da bu kitapçıkla olur. Yahya Kemal yıllar sonra bu yerginin gerek üslubunu, gerekse anlamını çekilmiş bir kılıca benzetecek ve bir ihtilal parıltısı taşıdığını söyleyecektir. Bu olaydan sonra İstanbul’a çağrılan Ali Şefik’in Sultan Hamid’le, perde arkasından çok sert bir konuşması olur. Bu kez Maarif Müfettişi olarak Antalya’ya gönderilir. Orada da rahat durmaz, Bitlis’e sürülür. Orada işi daha da azıtır. Üçüncü Ordu Komutanı ile anlaşarak orduyu, İstanbul’a Abdülhamid’in üstüne sürmeye kalkışır. Komutanın aklı kesmiştir ama son dakikada Ali Şefik’in ayaklarına kapanır : “Bağışla beni, bu buyruğu veremem” der. İstanbul bu olayı haber almıştır. On sekiz ay hapiste kalır. Meşrutiyet ile kurtulur. İlk günler İstanbul’da İttihatçılarla birliktir ama bir süre sonra onlardan da ayrılır.
 

   Orhan, Halim’i çok sever. Halim, İstanbulluları okumaya itelemek için 1944 yılında dünyanın en küçük kitabevini kurar. Dükkanı elindeki küçük çantadır ! Sergilerini de kaldırımlarda, vapurlarda, yani kendisini halka en yakın bulduğu yerlerde açar. Halim bu işi yirmi yedi yıl sürdürmüş, yüz binlerce kitap satmıştır. Bir ara altına bir triportör çekmiş, günün 24 saati, her yerde ve her zaman sergi açmaya başlamıştır.  Halim Güzelson işini de şöyle anlatır : “Gecenin üçüne kadar çalıştığım olur. Günde en çok kitap satma rekoru bendedir. Nedeni de halkın ayağına gitmemdir. Benden en çok işçiler kitap alır. Eskiden öğretmenler de çok alırdı. Zamanla onların alışverişine kesatlık düştü. İşçiler en çok ilkokul kitaplarını alıyor. Toplumsal kitapların satışı ise gün geçtikçe artıyor. Şimdiye kadar bir buçuk milyon liralık kitap sattım. Benim sermayem halka olan sevgimdir. Satış yaparken bir de armağan kitap veririm..”
   Bir gece Beyoğlu’nda, Balıkpazarı’nda, Cumhuriyet meyhanesinde Orhan’la Halim yine karşılıklı kafayı buluyorlardır. Orhan bir ara Halim’den bir kalem ister. Halim’in mendil cebinde küçük bir kalem her zaman için bu gibi işleri bekler. Orhan kalemi alır, kendi cebinden de uzun bir kağıt çıkarır. Üzerinde elli altmış dize.. Halim’den kaldıktan sonra Orhan onların çoğunu silip atmaya başlar. Beş dakika sonra geriye sadece on altı dize kalmıştır. Bu da “Kapalıçarşı” şiiridir !..
“Giyilmemiş çamaşırlar nasıl kokar bilirsin,
 Sandık odalarında ;
 Senin de dükkanın öyle kokar işte.
 Ablamı tanımazsın,
 Hürriyet’te gelin olacaktı, yaşasaydı ;
 Bu teller onun telleri,
 Bu duvak onun duvağı işte,
 Ya bu camlardaki kadınlar ?
 Bu mavi mavi,
 Bu yeşil fistanlı…
 Geceleri de ayakta mı dururlar böyle ?
 Ya şu pembezar gömlek ?
 Onun da bir hikayesi yok mu ?
 Kapalıçarşı deyip de geçme ;
 Kapalıçarşı,
 Kapalıkutu.”

 

Leave a reply:

Your email address will not be published.