137 ) “İÇLİ ÇOCUK” VE CİNAYETLERİ !..

   Abdülhamid’in içliliğini babası Abdülmecid de görmüştür. Gerçi görür görmez “hık” diye göçüp gitmiştir ama o, zaten o sırada son nefesini vermektedir. Bu olayı Abdülhamid şöyle anlatır : “Babam Selanik’ten İstanbul’a dönüşünde hasta oldu. O vakit kırk yaşındaydı. Zaten bir deri bir kemik kalmıştı. Önce sıtma olduğunu sanıp sulfato (kinin) ile tedavi ettiler. Oysa veremdi. Ölümünden önce, yalnız ben gördüm, kardeşlerim göremedi. Beni kabul etti. Gözümün önünden hiç gitmez. Bir koltuk üzerine oturtmuşlardı. Güçlükle nefes alıyordu. Büyük kardeşimle dargındı. ‘Gel oğlum’ dedi, bana birçok dualar etti. Ben ayakta dinledim, yarım saat kadar kaldım, dayanamadım. Bacaklarım titremeye başladı. Düşecek bir duruma geldim. Aynı zamanda da bana bir hüzün geldi ve ağlamaya başladım. Odadan çıktım. Arkamdan bağırıyor. ‘Gel oğlum, Hamid Efendi, içli çocuk, seni üzdüm, beni bağışla’ diyor. O sırada ben iki kapı arasında ağlıyorum. Önce geri dönmek istemedim ama Başmabeyinci Mehmed Ali Bey’in ısrarı ile yeniden gittim. Elini öpüp hayır duasını aldım”..
   İşte bu satırların yazarı olan “içli çocuk”, sonradan padişah olduğunda epeyce kan dökmüştür !..
       

   İlk hedefleri Midhat Paşa ile Damat Celaleddin Mahmud Paşa idi. Sultan Aziz’in tahttan indirilmesi işine karışıp, Abdülhamid’e göre, ihtilalciler sınıfına geçen Midhat Paşa için, “Hiçbir hükümdar, ‘hal’ işine karışmış bir adama güvenemez. Tahttan indirilen hükümdar can düşmanı olsa bile .. Ve dünyada hiçbir ihtilalci görülmemiştir ki, yıkmakta gösterdiği başarıyı, yapmak konusunda da gösterebilmiş olsun”..
   Sultan, Midhat Paşa’nın kendi buyruğuyla öldürüldüğünü kabul etmez ama, Midhat ve Celaleddin Paşalar ile birlikte Taif’te hapis edilen eski şeyhülislam Hasan Hayrullah Efendi’nin, olaydan sonra bir yolunu bulup, Midhat Paşa’nın karısına gönderdiği başsağlığı mektubunda şu satırlar yer almaktadır : “İşin nasıl olduğunu elbet bir dereceye kadar öğrenmişsinizdir sanırım. Gazetelerin ilan ettiği gibi, Midhat Paşa Hazretleri şirpençeyi izleyen hıyarcıktan (lenf bezi iltihabı) ötürü ölmedi. Gerçi şirpençe çıkardı ama iyi oldu, hıyarcık ise hiç çıkarmadı.Mahmud Paşa ile birlikte, ikisi bir gecede ve bir saatte, bile bile boğularak şehit olundular..”
   Midhat Paşa’nın oğlu Ali Haydar Midhat ise anılarında şöyle anlatır : “7 Mayıs 1884 gecesi babamın odası, gece yarısı kırılarak, içeri dokuz nefer dalmış. Midhat Paşa kendisini şehit etmeye gelen güruha karşı çıkmayı gereksiz görerek, yalnız Tanrı’dan korkmalarını ve böyle bir cinayete alet olmayı kendilerine yakıştıramadığına dair kimi sözler söylemekle yetinmiş. Neferler için 5’er riyal, onbaşı ve çavuşlar için 10 ila 20 riyal ücretle bu işe memur edilenlerden yalnız biri üzülerek kaçmış, diğerleri Paşa’nın üzerine saldırarak boğmuşlar. Diğer odadaki Mahmud Paşa, katillere bir süre karşı koymuşsa da, gücü tükenerek ‘Aman Allah !’ diye bağırmaya başladığından, bunu duyan öteki mahkumlar, büyük bir acı içinde pencerelere koşarak, ‘cinayet işliyorlar, paşaları öldürüyorlar !’ diye feryat etmişler..”
   Bu arada, Damat Celaleddin Paşa’nın, Abdülhamid’in kız kardeşi Cemile Sultan’ın eşi olduğunu da unutmamak gerekir. Cemile Sultan yıllarca Abdülhamid’in semtine bile uğramamıştır..
   “Bilinmeyen Yanlarıyla Abdülhamid” kitabının yazarı Joan Haslip de bir cinayetten bahseder.. Bu, Belçikalı birisidir : Matmazel Flora Cordier.. Genç kadın, Beyoğlu’nda bir moda evi işleten, güler yüzlü, sarışın bir güzeldir. Abdülhamid, veliahtlığı sırasında ona çengel atmıştır !.. Sık sık moda evine gider, ondan eldiven satın alırdı. Bir gün genç kıza demiş ki : “Benimle evleneceğinizi sanıyor musunuz ?” Genç kız da cevap verir : “Niçin olmasın, elbette !..” 1876 yazıdır.. Tarabya Kasrı’nda, Tarabya’nın gül bahçelerinde, dolu dizgin bir aşk yaşanır aralarında.. Bu, genç kadınla evlendiğine dair dedikodular çıkmasına neden olur. Yabancı devlet adamları bile buna inanır. Abdülhamid birkaç ay sonra Osmanlı tahtına oturduğu zaman İngiliz Başbakanı Disraeli, Lord Salisbury’ye yazdığı bir mektupta şöyle diyor : “Yeni padişahın yalnız bir karısı vardır. Bu da Pera’da moda evi işleten Belçikalı bir kızdır”..
   Ne var ki, Abdülhamid padişah olur olmaz Tarabya sefaları sona ermiştir. Genç kadının Beyoğlu ve Tarabya’daki (bunu sonradan açmıştır) dükkanları birer birer kapanır. Abdülhamid onu Yıldız’da, kıyıda kenarda kalan bir köşke yerleştirir. Artık o, erişilmesi zor olan bir yabancı kadın değil, haremdeki gözdelerinden biridir. Eh, haremde de onu aratmayacak bir sürü güzel vardır !..
   Belçikalı genç kadın sararıp solmaya başladığı bir dönemde karşısında Abdülhamid’in 18 yaşındaki büyük oğlu Selim Efendi’yi bulur.. Ataları gibi, cinsel isteklere pek düşkündür ve Matmazel Flora’ya da sırılsıklam aşık olmuştur.. Bir haremağasının aracılığı ile, akşamları güneş batarken, Yıldız Parkı’nın tenhalarında genç kadınla buluşuyordu.. Uyanık biri olan Kızlarağası işi anlamakta gecikmez. Böylece genç ve bahtsız şehzade, padişahın gözünden uzak bir yerde oturmaya gönderilir. Ay parçası “cariye” ise acımasızca boğdurularak Boğaz’ın serin mavi sularına gömülüp gider…
 
       

   Abdülhamid, Sultan Reşad’ın analığı Servetfeza Kadını bile ortadan kaldırmıştır !..Bu olayı da V. Sultan Mehmed Reşad anlatıyor : ” Merhum pederin (Abdülmecid) başkadını ve analığım olan Servetfeza Kadın, Sultan Murad’ı çok severdi. Dahası, tahttan indirildikten sonra bile, o sağ oldukça, yerine geçen Abdülhamid Han’ı saltanatta vekil sayar ve ‘Hamid Efendi’ diye anardı. Bir ramazan günü daireme geldi ve ‘yarın akşam Hamid Efendi’ye iftara gideceğim. Biraderinin hakkını vermesini söyleyeceğim’ dedi. Ben de, ‘Valide, eğer böyle bir şey yaparsan, hem ona hem de kendine fenalık etmiş olursun’ dedim. Ama o beni dinlemeyerek, iftardan önce huzura girmiş ve ‘Aslanım, ben bu akşam niye geldim bilir misin ? Bu kadar vakittir kardeşine vekillik ediyorsun. Artık hakkını ver de biraz da o padişahlık etsin’ demiş. Sultan Hamid de hiç bozuntuya vermeden, ‘Pek doğru söylüyorsun Valide, ben de bunu düşünüyordum. İftardan sonra gel de seninle bu işi görüşüp, kararlaştıralım’ karşılığını vermiş. İftardan sonra kendisine bir bardak şerbet sunmuşlar. Servetfeza Kadın bunu içince hastalanmış. Bir arabaya koyarak dairesine götürmüşler. Ertesi gün öldüğünü duyduk..”
   İşte kuruntucu, vesveseli, evhamlı, zalim ama aynı zamanda “içli” bir padişahın portresinden bir bölüm daha..

Leave a reply:

Your email address will not be published.