134 ) DERSİMİZ DERSİM !.. ( 1 )

  

    Koca Dersim dramı, üst üste gelen birkaç cinayetle başlamış gibi göründüyse de kökünü Antakya bölgesini, Hatay’ı kurtarmaya çalışan Atatürk’ün hızını kesmek, umudunu kırmak uğruna Fransız-İngiliz casus örgütünün Dersim halkı içine soktuğu kundaktan alır…
   Doğu halkımızı birkaç kez kışkırtarak ayaklandıran (Şeyh Sait ve Ağrı gibi ), bu yüzden de pek çok kan dökülmesine yol açan İngilizlerden sonra, bu işe 1936 yılında bir de Fransızlar el attılar. Önce, Paşa’nın manevi kızı Zehra’yı öldürttüler. Sonra, Hatay işini uyutmak üzere Atatürk’ü öldürtmek gibi iğrenç bir işe giriştiler ve Türkiye içinde, patlamasıyla pek çok tedirginliğe yol açacağı anlaşılan bir çıbanbaşı aradılar. Bulmakta da gecikmediler.. En elverişli çıbanbaşı Dersim’di. Burası, uzun yüzyıllar Osmanlı’ya baş eğmediği gibi, yeni Türk Hükumeti’ne, Cumhuriyet’e de baş eğmiş değildi. Bu bölge halkının ekonomik olanakları son derece dardı. Koyun, keçi sürülerinin verdiği pek az olanakların yanı sıra sık sık yöreye yapılan baskınlardan elde edilen ganimetler göze çarpıyordu. Bütün yöredeki köylerle kasabalar, bu zamanlı zamansız yağmanın kurbanı durumundaydı. Erzurum treni, Fırat boyunca düdüğünü çalarak geçmeye başladıktan sonra, Dersimlilerin eline yeni bir çapul olanağı geçmiş oldu : Sapa yerlerde onun yolunu kesip tren yolcularını soyuyor, yalçın dağlar arasında kaybolup gidiyorlardı. Dersim’de gül gibi yaşayabilenler, sadece, ağalar ve derebeylerdi. Halk, korkunç, kara bir yoksulluk içinde bocalıyordu. Hiçbir kurtuluş umudu da yoktu. Bu bölge halkının korkunç bir bilgisizlik içinde yuvarlanıp gitmesi, dinsel bir güç de taşıyan derebeylerinin arayıp da bulamadığı bir nimetti. Bu yüzden de bölgelerine okul denen ışık ocağını sokmamakta direniyorlardı. Alevi bir Kürt toplumu olarak bilinçlendiklerinden, birbirlerine karşı oldukça büyük bir dayanışma içinde bulunmaktaydılar.
   Cumhuriyet Hükumetinin, Dersim’de yapacağı bir toprak reformunun söylentileri, bütün şeyhleri, ağaları, seyitleri kışkırttığı bunalımlı bir sırada, güneyde, Hatay işi patlak verdi ; bulanık suda balık avlamak isteyen Fransız Hükumeti’nin gözleri bu zavallı, aç insanların yaşadığı dağlık toprak parçasına çevrildi..
 

   Türkiye haritasının ortalık yerinde, sınırlardan uzakta bir Dersim’in bağımsızlık savaşına girişmesi, elbette, zavallıca, aptalca bir davranış olurdu. Ancak, bu gözü dönmüş Fransızların ve onun ajanlarının umurunda değildi. Bütün istedikleri, Atatürk’ü bir iç savaşla uğraştırarak Hatay işinden uzaklaştırmaktı. Fransız Casus Örgütü’nün içinde çalışan dört-beş Arap ve Kürt ajanını Türkiye’ye sokup bütün Dersim toplumunun başı olan Seyit Rıza’ya göndermek üzere hazırladılar. Daha önce Seyit Rıza’dan istedikleri konuşmacı Alişir, Seyit Rıza’ nın danışmanı olan 35 yaşındaki zeki bir adam, orada Fransız gizli örgütleriyle görüşmüş, Dersim Ayaklanması üzerinde prensip anlaşmasına varılınca, Dersim’e dönmüştü. Fransızlar, deve ve katır kervanlarıyla eşya balyaları içinde bol silah ve cephane gönderecekler, İngilizlerin de yardımını sağlayacaklardı.
 
   Seyit Rıza’nın Koçuşağı aşiretiyle Kirganlılar arasındaki düşmanlık, kan davası, sonunda bir Kürtlük Türklük, Dersimcilik-Kemalpaşacılık rengine bürünmüştü. Üç yıl içinde Kirganlılardan otuz kişi pusuya düşürülüp öldürülmüştü.
   Dersim yöresinin böyle bataklık durumuna gelişi, baştakileri düşündürmüştü. Buraya çok atak, akıllı, becerikli bir jandarma komutanı gönderilmesi kararlaştırılmıştı. Yeni jandarma komutanı, büyük yetkilerle gelmişti. Çünkü Dersim’de büyük reformlar yapılacaktı, ona çok iş düşüyordu….
   İşte o günlerde, Munzur kıyısında, yirmi aşiret başkanının geldiği bir toplantı yapıldı. Yarım ay biçiminde oturdular. Ortada oturan Seyit Rıza, konuşmaya başladı : Abdullah Paşa ile yeni jandarma komutanı Binbaşı Kemal’in ellerinde bulunan korkunç kanunla buyruktan bilgileri bulunduğunu, bütün Dersim yöneticilerinin Trakya’ya sürüleceklerinden söz etti. Onlar sürüldükten sonra hükumet, Dersimli’yi askere alacak, tarlaları ölçüp biçerek tapulayacak, en sonra, Allah’ın dağlarındaki odunlar da Dersimli’ye vesika ile verilecek, keçilere meşe yaprağı yasak edilecekti. Sonra, Dersim topraklarında okullar, karakollar yapılacaktı. Bu kışkırtıcı sözler üzerine Deneman Aşireti Başkanı, birleşerek, bütün Dersim’in silaha sarılmasını önerdi. Bu topraklardan kendilerini ancak ölümün ayırabileceğini söyledi. Diğer başkanlar da onu bağırışlarla desteklediler. Bundan sonra, bütün başkanlar, Seyit Rıza’nın eliyle kutsandıktan sonra, Munzur ırmağının kıyısına inip birer yudum su içerek sulara birer kutsal çakıltaşı attılar. Böylece, antlarını perçinlemiş oldular…
   Seyit Rıza’nın akıl hocası Alişir’in Suriye’den dönüşünden bir süre sonra, Fransız casusu Suriyeli İzzettin, gizli yollardan Dersim’e vardı. Suriye, İzzettin’in arkasından silah yüklü, kamufle edilmiş, deve kervanlarını Dersim yönünde yola çıkardı. İzzettin’in söylediğine göre, Fransızlarla İngilizler, Dersim ayaklanışını sonuna kadar destekleyeceklerdi. Daha sonra ise İngilizler, bu işi Uluslar Derneği’ne de götüreceklerdi. İzzettin’in gelişi, ayaklanmayı gün sorunu durumuna getirmişti. Bu yüzden, Seyit Rıza, aşiret başkanlarıyla, Munzur kıyısında yapılan ikinci büyük toplantıda şu buyruğu verdi : “Bütün aşiretler, mallarını, davarlarını, güzün pazara indirip satacaklar. Bunların parası, olduğu gibi tüfeğe, cephaneye yatırılacaktır. Keçilerinizle kısır ineklerinizi kesip kavurma yapacaksınız. Hepiniz, bütün Dersim’in köşesini, bucağını karış karış dolaşarak, Kemalpaşalı’nın Dersim’i kökünden yıkmak üzere hazırlandığını, buna ölünceye kadar karşı durulacağını söyleyeceksiniz. Kullarınızı iyice korkutun ki birbirlerine omuz versinler, yan çizmesinler..”
   Bu toplantıda ayaklanışın taktik ve stratejik yönleri de tartışıldı. Şeyh Sait’in birkaç yıl önce yaptığı gibi davranılmayacaktı. Sınırdışı edilen Halife Abdülmecid uğruna sancak açan ayaklanma lideri, bütün Alevi Kürtlerin kendisini desteklemediğini görmüş, şaşırmıştı. Aleviler, Kemalpaşalı’dan gocunmuyorlardı. Şundan ki  hemen hemen bütün Osmanlı padişahları, Sünni Halifeler, sık sık Alevi kanı döküp durmuşlar, Kemalpaşalı’lar, bu katilleri sınırdışı ederek Alevi kanı dökülmesini önlemişlerdi. Bütün Türkiye sınırları içinde yaşayan toplumlar, dinleriyle mezheplerinde özgür bırakılmışlardı. Aleviler, salt bu yüzden Şeyh Sait’in ayaklanış bayrağı altına girmemişlerdi…
   
   Savaş olacağı haberini alan bütün Dersimliler, çoluk çocuk, Sultan Baba Dağının derin mağaralarına sığınmışlardı. Bu mağaralardan Beşpınar mağarasında, Seyit Rıza, danışmanı Alişir ve Fransız casusu İzzettin, kimi Dersim beyleriyle bir toplantı yaptı. Alişir, Türk Hükumeti’nin Dersim’de yapmaya çalıştığı toprak reformunun halkı, ağalardan, beylerden ayıracağı üstüne, uzun bir konuşma yaptı. Beylerin ve ağaların toprakları, nasıl olur da kullara, marabalara dağıtılırdı ?…  Aşiretin malı, nasıl olur da marabaların ellerine geçerdi ? Maraba, bir kez mal tutkusuna kapılırsa, ağalarını kendi elleriyle temizlemeye kalkmaz mıydı ?  Dersim’in toprak düzeni bozulunca kulların ağalara saygısı kalkacak, böylece Kemalpaşalı’lar, bir tek kurşun atmadan Dersim’i ele geçireceklerdi. Bu arada Suriyeli casus İzzettin, sorunu din yönünden ele almayı tavsiye etti. Kemalpaşalı’nın bütün Alevileri kırmak üzere hazırlandığı yayılmalıydı. Sorun Alevilik olunca, bütün Dersim  bir bayrak altında toplanabilirdi. Bir kez ölüm korkusunu Alevi kulların yüreğine saldılar mı gerisi kolaydı. Hepsi, ölümden kurtulmak uğruna, bir kez daha şeyhlerin, seyitlerin ve ağaların etrafında toplanırdı.

( BİRİNCİ  BÖLÜMÜN  SONU )

Leave a reply:

Your email address will not be published.