131 ) AHESTE ÇEK KÜREKLERİ !…

   1835 yılının son günlerinde İstanbul’a gelen ve dokuz ay kadar kalan İngiliz yazar Julia Pardoe, padişah kayıklarından tutun da, pejmürde kayıklara varıncaya kadar, bütün sandallara tutulmuştur. Kayıkların kalkık burunlarının akıntıya doğru batıp çıktığını gördükçe, onları, parıldayan tüylerini duru suyun içinde dinlendiren deniz kuşlarına benzetir..
   Théophile Gautier ise, Venedik gondolunu, Türk kayığı yanında, kaba-saba bir sandukaya benzetir. Helmuth von Moltke’ye gelince, o da Boğaz kayıklarından daha güzel bir şey olamayacağı inancındadır. Çoğunlukla, Büyükdere’deki bir yalının penceresinden seyrettiği kayıkları şöyle anlatır : “Bunların hafif iskeletlerinin üstü, nice tahtalarla kaplanmış, içleri dışları ziftle kalafat edilmiştir. İç kısım ince beyaz tahta ile kaplıdır. Her zaman temiz tutulur ve yıkanır. Kayığın arka kısmı geniştir. Öne doğru gittikçe daralır ve keskin, demir bir uçla son bulur. Eğer yolcu, doğrudan doğruya yere oturursa, kayık tam denge halinde olur. Kayıkçı, kayığın ağırlık merkezindedir. Onu elinin en küçük bir kımıltısıyla harekete geçirir. En kötü havalarda bile, azgın dalgaları bu tüy gibi taşıtla yarıp geçmekten korkmazlar. Kayıkçıların hepsi iri yarıdır. Giysileri de birbirine benzer : Geniş bir pamuklu şalvar, yarım-ipek bir gömlek, tıraşlı başlarında da küçük kırmızı bir takke.. Kışın bile böyle giyinirler. Bu adamlar hiç durmamacasına yedi-sekiz mil yol alırlar”..
  
   Beyaz kayıklar daha çok son yüzyıllarda görülür. Tahin rengi kayıklarla, vernik sürülerek açık sarı ya da koyu sarıya dönüştürülen kayıklar da son yüzyılın işidir.Vernikli kayıkların kenarlarına bir-iki sıra koyu lacivert, mor, siyah, yeşil ya da som altın şeritler çekilir. Daha eski yüzyıllardaki kayıklar ise Türk kırmızısı ya da yeşil renktedir.
   Ama gerçek süs, padişah kayıklarındadır. Bunlar elvan boyalarla yaldızlanıp en iyi kumaşlarla döşenir. Kalafatlarına da çok önem verilir. Yılda on kez kalafat görenleri bile vardır.. Padişah kayıkları köşklü ya da köşksüz olur. Köşklüler de kapalı ya da açık olmak üzere iki türlüdür. Açık olanların sadece üstleri örtülüdür.  Köşkler kayıkların kıç tarafında bulunur. Daha eski yıllarda kayığın orta yerine oturtulmuş olanlarına da rastlanır. Kayıkların baş tarafında ise tahtadan ya da gümüşten bir kartal ya da bir deniz kuşu bulunur. Bunlara bu yüzden “Kuşlu Kayık” da denir. Bunların yelkenleri de olur. Çoğunlukla da çift yelkenlidirler..
   Sultan Abdülmecid’in kayığı da perdeli-köşklüdür. Baş tarafında kanatları açık, yaldızlı bir kartal yer almıştır. Şair Leyla Saz, bu kayığı şöyle tarif eder : “Kayık çok uzun, beyaza boyanmış, dış kenarları güvez (mora çalan kırmızı renk) üzerine altın yaldızla süslüydü. Sekiz kişi alabilecek olan köşkün içi sırma saçaklarla süslü güvez atlasla döşeliydi. Tavanına da ışık saçakları biçiminde büzülmüş güvez atlas geçirilmişti. Bunun ortası da yaldızlı bir güneşle mıhlanmıştı. Direkleri ve damının kenarındaki oyma parmaklık ve tepesindeki güneş parıl parıl yaldızlıydı. Kayığın burnuna yakın bir yerinde de yaldızlı bir kuş gördüm sanırım..”
 
   Neşetabad Sarayının iç süslemelerini yenileyen ve sarayın yanına Avrupa stilinde yeni bir köşk yapan, sarayın bahçesini de leylak, akasya ve güllerle donatan Mimar Melling, III. Selim’in Boğaz’da padişah kayığı ile yaptığı bir geziyi en ince ayrıntılarına kadar anlatır.. İçlerinde yüz elli bostancı bulunan altı büyük sandal, padişah kafilesine yol açar. Bunların sağ ve solundaki iki kayıkta Haseki ağaları vardır. Bostancıların gerisinden padişahın sarığını taşıyan “sarık sandalı” gelir. Bunun ardında altı kayık, her birinde bir mabeyinci.. Padişaha ait kayıklar iki tanedir. İkisi de üç fenerli, kenarları som gümüşten parmaklıklı… Köşk, som gümüş bir parmaklıkla ikiye bölünmüştür. III. Selim köşkün içindeki sedire uzanmıştır. İkinci padişah kayığında da, sultanın kılıcını taşıyan Silahtar Ağa vardır. Hünkar, dönüşte bu kayığa binecektir. Çünkü III. Selim, karadan denize her geçişinde kayık değiştirmeyi alışkanlık haline getirmiştir. Kafileye katılan öteki kayıklara ise haremağaları doluşur. Bunların içinde Kızlarağası başı çeker ki, Kulenin dibine dizilen bostancılar padişahı selamlamak için iki kat eğildiklerinde, bundan o da kendine bir pay çıkartır !…
   Hünkarların çeşit çeşit kayıkları vardır. Örneğin Abdülaziz’in on altı kayığı vardır. Bunlardan ikisi on üç çifte ve köşklüdür ama o genellikle beş çifteye biner..Fransa İmparatoriçesi Eugéne, 1869 sonbaharında büyük bir tantana ile İstanbul’a geldiğinde, Sultan Aziz tarafından, on üç çifte ile karşılanmıştır. Abdülaziz tahttan indirildiğinde ise üç çifteye bindirilecektir ki, sultanlığının gerçekten elden gittiğini bu sayede daha iyi anlayacaktır !..
   Abdülhamid’in, padişahlığının ilk aylarında birkaç kez cuma selamlığına gitmek üzere binmesi dışında, kayıklarla arası hiç olmamıştır.. Şahsına ait kayığı olmadığı gibi, donanma da onun zamanında en zayıf duruma düşmüştür..
   Sultan Reşat ise, Boğaz’da devamlı sandallarla dolaşmıştır. Çat Beylerbeyi’nde, çat Göksu’dadır.. Halid Ziya onun sık sık yedi çifteye bindiğini söyler..
   Elçilik kayıklarının kürek sayısını da Babıali saptar. Genelde beş çifteye binerler. Ne var ki, İngiliz Amirali Nelson’ın, Brueys Kontu komutasındaki Fransız donanmasını, 1798 Ağustos’unda İskenderiye’nin kuzeydoğusundaki Ebukir Körfezinde, büyük bir yenilgiye uğratmasından sonra ; İngiliz Elçisi yedi çifte kullanmaya başlamıştır !.. Başına da kendisini bütün öteki elçilerden ayıran eflatun bir fes takmaktadır..
   1860 yılında ise Fransız Elçisi Marki de la Vallatte, yedi çifte ile Boğaz’da gezer ki, görenler padişah geçiyor sanır. O sıralarda Paris’te elçi olarak bulunan Ahmed Vefik Paşa, buna bir karşılık olmak üzere, Fransa İmparatoru III. Napoleon’un beyaz boyalı arabasının aynısını yaptırır. Bununla sokaklarda geziyor, Paris halkı da imparator geçiyor diye telaşlanıyorlardır. Fransa Hükuemti, Osmanlı Hariciye Nazırlığına başvurarak, arabanın değiştirilmesinin paşaya bildirilmesini rica eder. Nazırlık da durumu yazı ile paşaya aktarır.
   Paşa hiç istifini bozmaz ve Hariciye Nazırlığına şu karşılık yazısını yollar : “Fransız Hariciye Nazırı kendi elçilerinin Boğaz’da bindiği kayığı görmüyor da Osmanlı elçisinin Paris’te gezdiği arabayı mı görüyor ?. Elçi o kayığa binmekten vazgeçerek, ben de bu arabaya binmem !..” Çaresiz kalan Fransızlar elçilerine kayığı kaldırtır ; Ahmed Vefik Paşa da arabasını siyaha boyatır !…    

Leave a reply:

Your email address will not be published.