121 ) KORKU SİNEMASI ÜZERİNE !…

    

   Hangi türde olursa olsun, fantastik sinema, her zaman ilgi çekmiş, seyirci toplamış bir alan.. Bu tip filmler, insanoğlunun tüm gizli korkularını, kaygılarını canlandırıyor, somutlaştırıyor :
—İnsancıl niteliğini yitirmek, toplumca itilmek.. (Kafka’nın “Değişim”i)
—Hayvanlaşmaktan, insandan aşağı sayılan yaratıkların düzeyine inmekten veya onun tutsağı olmaktan korku. ( “Kurt Adam”, “Sinek” gibi..)
—İnsanın kendi bilinci karşısındaki korkusu.. ( “Dr. Jekyll ve Mr. Hyde” gibi )
—İnsanın cinselliği karşısındaki korkusu.. ( Vampir filmleri )
—Şiddetten korkusu.. ( Cinayet filmleri )
—Çirkinleşme korkusu.. ( “Operadaki Hayalet” )
—Doğa korkusu.. ( Her tür doğal afet filmleri )
—İnsanın kendi kendisinden korkusu, bilimin yarattıklarından ve bunların insanoğlunun aleyhinde kullanılmasından duyduğu korku.. ( “Dr. Frankenstein” dan, bir nükleer savaş sonrasını işleyen tüm filmlere kadar )
    Ve tüm bu korkunç şeylere, ilerde bir gün eğer insanoğlu bugünkü yanlışlarını sürdürürse gerçekleşebilecek olan tüm bu düşlere, karabasanlara, sinemadaki rahat koltuğundan korkuyla, ürpertiyle bakan seyirci…
    Gösterinin verdiği yüksek gerilimli çeşitli duygular ve bunları dengeleyen, tüm bunlardan uzak, güven içinde olmanın getirdiği rahatlık duygusu.. Prédal’a göre ; fantastik bir gösteri karşısında duyulan ürperti, korku duygusu, insanoğlu için cinsel doyum duygusu kadar güçlüdür ve önemlidir…
 

   Korku sineması, geniş ölçüde bir “rahatlama sineması” dır. Korku ögesiyle boşalım, örneğin karate filmleriyle elde edilen “şiddet boşalımı” kadar önemlidir. İnsanları mutlu, en azından memnun ve rahat kılar ; çünkü kahramanların, örümcekli bir eski şatonun mahzenlerinde, manyak katillerin veya korkunç canavarların, deli doktorların elinde geçirdikleri sıkıntılı anlar, bize kendi rahatlığımızı, güvenimizi pekiştirerek düşündürür ve çevremizden, yaşamımızdan, kişiliğimizden yakınmamızı bir süre bile olsa, filmin getirdiği güven duygusunun rahatlığıyla değiş-tokuş eder..
   Korku filmlerinin, dış ülkeler televizyonlarında da en yaygın programlar arasında olması ; bu filmlerin, sonuçta, rahatlatıcı olması nedeniyledir. Yoksa, en çok, yalnız yaşayan insanların seyretme gereksinmesini duyduğu televizyonda bu tür dehşet filmlerinin gösterilmesi zor mümkün olurdu..
   İnsanı korkutmak, buna rağmen kolay değildir. İnsan korkmaya, belki de gülmekten daha çok hazırdır ama güldürmek zorsa, korkutmak daha da zordur..
   Bazı yönetmenler, vurgulayacakları sahneye gelmeden hemen önce sahnede “kan” gösterirler. Kan, insanın algılarını açar, dikkatini çeker. Bunun sebebi ise ; ilkel çağlardan günümüze, genlerimizde ve içgüdülerimizde kalmış olan avlanma ve avlanmama duygularıyla ilgilidir. Korku filmlerindeki bol bol kan, içimizde tarif edemeyeceğimiz duygular oluşturur…
   Korku filmleri insanda tehlike algısına, o da adrenalin salgılanmasına neden oluyor. Adrenalin kana karıştığında, neredeyse tüm vücudu alarma geçiriyor. Sindirim duruyor ve sindirime katılmayan önemli miktardaki kan, kasları beslemek üzere boşta kalmış oluyor. Aynı zamanda kalbin ritmi hızlanıyor, kan basıncı artıyor, akciğerlerin bronşları genişleyip oksijen girişini ve kanın oksijenle beslenmesini hızlandırıyor. Kandaki şeker miktarı artıyor ve bu da kaslara fazladan enerji sağlıyor. Bütün bu etkiler bir araya geldiğinde ise ; bir insan ister kaçma, isterse de savunma durumuna geçmek üzere olsun, her durumda büyük bir performans göstermeye hazır duruma geliyor. Yani adrenalin salgılandıktan sonra hissedeceğimiz güç bize haz vermeye başlıyor. Ne kadar komplike bir olay değil mi ?..
   Bu türde beni en çok etkileyen birkaç filmi de belirtmeden geçemeyeceğim..Çekim tarihine göre, sırayla…

   Bunlardan ilki, 1967 yapımı, yönetmenliğini Robert Aldrich’in yaptığı “Sus Sevgilim” (Hush, Hush Sweet Charlotte” adıyla gösterilmişti. Baş rollerinde Bette Davis ve Olivia de Havilland oynuyordu. Kırk yıl önce işlenmiş bir cinayet, ortadan kaybolmuş bir kesik el ve baş, yarı deli bir yaşlı kadın, onun parasına konmak isteyen hayırsız bir akraba vb…Merdivenden yuvarlanan kesik baş sahnesinde olduğu gibi bazı sahnelerde insanın çelik gibi sinirlere sahip olması gerekiyordu..
 
   1973 yapımı “Blind Terror” (Korkunun İçinde). Yönetmen Richard Fleischer. Mia Farrow’un başrolünü oynadığı film ; büyük bir evde, bir gece yalnız başına kalmış kör bir genç kızın, eve gizlice giren birkaç manyak hırsızla, filmin başından sonuna kadar geçirdiği kaç-kovala “oynadığı”, usta işi bir çekimle, filmin sonuna kadar artarak büyüyen gerilimiyle insanı sinema koltuğuna adeta çiviliyordu !..
     
   “Bela” (“Duel”), Steven Spielberg’in 1971’de, 26 yaşında çektiği ilk ciddi filmi.. Hani, “adam olacak çocuk..” derler ya, işte o çocuk “adam” olacağını bu filmle göstermişti !.. Başrolünü Dennis Weaver’in oynadığı sürücü, son model arabasının verdiği güven ve konfor içinde, Amerika’nın uçsuz bucaksız yollarında bir kentten diğerine gitmekte ve tek düşüncesi bir an önce evine dönmek acele etmektedir.. Ancak bu basit, gündelik yolculuk, kısa zamanda korkunç bir düşe, bir karabasana dönüşecektir. Çünkü peşine takılan ve şoförünün kimliğini bilmediği, yüzünü bile göremediği dev bir kamyon, korkusuz bir inat ve sabırla ; onu ezmeye, yok etmeye, öldürmeye çalışacaktır !.. 
  
   1977 yapımı olan Dario Argento’nun bu filmi, Batı’nın “Gore filmleri” dediği türden. İngilizce’de “Gore”, “Kan Gölü” anlamına geliyor. Başrolünde Jessica Harper’ın oynadığı filmde konu Almanya’da yatılı bir bale okulunda geçiyor. ABD’den yeni gelen bir kız öğrencinin tanık oldukları… Heyecanlı bölümlerdeki elektronik müzik kullanımı, çağdaş çekim tekniklerinin kullanılması, her sahnede çok iyi kullanılmış renk düzeni, öldürme sahnelerindeki yakın plan çekimler ve tabii bol bol kan.. Argento iki saat boyunca seyircinin sinirleriyle adeta oynuyor. Bu filmi İzmir’de, Konak Sinemasında izlemiştim. Salonun duvarlarına ek hoparlör tesisatı konmuştu takviye olarak !.. İçeri girerken herkesin eline birer broşür veriliyordu : kalbinden rahatsız olanların seyretmemesi, aksi takdirde sorumluluk kabul etmeyeceklerine dair !.. İşin komik tarafı, bu broşürlerin gişenin önünde değil, salona girilirken dağıtılmasıydı !.. O zamanlar yeni tanışılan, daha doğrusu “çıkılmaya” başlanan kız arkadaşları korku filmine götürürdük. Bunun nedeni çok basitti : filmde kız korkunca elimize, kolumuza sarılsın da aradaki buzlar çabuk çözülsün diye !.. 

   İşte büyük bir usta : John Carpenter.. İşte 1980 yapımı filmi  :”The Fog” (Sis) .. Tam yüz yıl önce kendilerini aldatmış, gemilerini batırarak boğulmalarına neden olmuş bir kasaba halkından intikam almak üzere, olayın yüzüncü yıl dönümünde, koyu bir sisin içinde, dünyaya geri dönen bir avuç hayaletin, kasabada yarattığı dehşetin ustaca bir anlatımı… Bu yönetmen beni hiçbir zaman hayal kırıklığına uğratmamıştır.. 

   İşte eşi bulunmaz bir gerilim ustasının bende çok uzun yıllar etkisini sürdüren 1963 yapımı filmi : “Kuşlar”.. Film, zengin ve şımarık bir “playgirl” olan Tippi Hedren’ın, San Francisko’da bir kuş dükkanında genç avukat Rod Taylor ile tanışıp ona ilgi duymasıyla başlıyor. Genç adamın küçük kız kardeşine yaş günü armağanı olarak iki muhabbet kuşu alıp, vermek üzere Bodega Körfezine gider… Kiralık bir motorla dokların oradan geçerken bir martının saldırısına uğrayıp alnından yaralanıyor ama aldırmıyor, doğal olarak.. Ertesi gün kızın açık havada verdiği doğum günü partisine saldırıyor bir sürü ve olaylar hızla gelişiyor..
   Carpenter gibi benim favori yönetmenlerimden biri olan Brian de Palma’nın bir filmi : “Carrie” (Günah Tohumu) .. (Yabancı filmlerin orijinal adlarına Türkçe garip adlar bulanların kim olduğunu da hep merak etmişimdir !..)  Gerilimi, tedirginliği vermede usta olan bir yönetmene ; birinci sınıf oyunculuğu ile Sissy Spacek de katılınca ortaya bir gerilim şaheseri çıkmış.. Bir “çirkin ördek” öyküsü ; ama epey kanlı bir öykü !..
   Evet, dikkat ederseniz, yazı başlığı “Korku Sineması Üzerine” ama beğendiklerim arasında hiç Dracula, Yaratık, vampir , mumya, kurt adam vs. filmleri yok. Belki inanmazsınız ama ben bunlardan hiç korkmadım !.
Ben gerilim filmlerindeki o ani, insanın başına çekiç gibi inen, hani o müziğin kesildiği ama sizin heyecandan farkına bile varamadığınız o sahneler var ya, işte onlardan çok korkardım, hala korkuyorum !..

Leave a reply:

Your email address will not be published.